Good People of vitruta: Merve Akar Akgün
Röportaj: Aslı Balkan Erçelik
Merve Akar Akgün, yayıncılığı yalnızca bir meslek olarak değil, dünyayı anlamanın ve anlatmanın bir yolu olarak ele alan bir editör. İstanbul’un kaosu ile Paris’in entelektüel disiplini arasında şekillenen bu bakış, onun üretim pratiğine hem sezgisel hem de düşünsel bir yeni katman ekliyor. Art Unlimited çatısı altında yürüttüğü yayıncılık pratiği, dijital ve basılı mecralar arasında kurduğu dengede, yaşayan ve dönüşen bir kültür sanat alanı yaratma arzusuyla ilerliyor. Hızın ve sürekliliğin iç içe geçtiği bu yapıda, editoryal yaklaşımı da bağımsızlık, şeffaflık ve sorumluluk etrafında şekilleniyor. Çocukluk yıllarında el yapımı fanzinlerle başlayan yazı yolculuğu, bugün uluslararası bir perspektifle genişleyen bir üretim alanına dönüşmüş durumda. Bu sohbette Merve’nin yayıncılığa yaklaşımından kolektif düşünceyle ilgili fikirlere açılıyoruz.
Merve, hoş geldin. Hep aynı soruyla başlıyoruz, o yüzden rutini bozmayalım: Seni tanımayanlara kendini nasıl anlatırsın? Merve kimdir? Nasıl başladı, neler yaptı ve şu anda nasıl devam ediyor?
Kendimi daimî olarak yaşamı, insanları anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan biri olarak tarif edebilirim. İstanbul’un kaosuyla Paris’in entelektüel disiplini arasında büyümüş, dünyayı okuma ve yazma eylemi üzerinden kavrayan biriyim.
Paris’te Sosyoloji eğitimi alırken ilk stajımı Crash adlı Fransız bir moda dergisinde yaptım. Stajım bana iş tekli etmeleriyle uzadı, yaklaşık 3 yıl çalıştım ve sonra yayıncılık yolundan hiç sapmadım.
Çocukluğumdan beri dergilere hayrandım. Bir dergiyi elime aldığımda çevirdikçe karşıma çıkacak olan sayfaların bana vaat ettiği dünyaları keşfetmek nefesimi keserdi. Editörlük, yayıncılık benim için bir işten öte bir yerde konumlanıyor. Fransa’da L’Interview, L’Officiel, Jalouse ve sinema tutkumun zirvesi olan Cahiers de Cinéma gibi köklü yayınların mutfağında piştim. Aynı dönemde Art Unlimited’ın Avrupa temsilcisi olarak yazmaya başladım. Türkiye’ye döndüğümden bu yana ise Art Unlimited’ın genel yayın yönetmeni olarak dijitalden basılıya, yaşayan ve dönüşen bir kültür-sanat belleği inşa etmek üzere canla başla çalışıyorum. Geçen 11 yılda dergiyi sadece basılı bir mecra olmaktan çıkarıp; dijitalleşen, genişleyen ve çağdaş sanatın nabzını tutan güvenilir bir platforma dönüştürmenin heyecanını yaşıyorum.
Seni bugün olduğun yere getiren ilk dürtüyü hatırlıyor musun?
Yazıyla kurduğun ilişkinin bir mesleğe dönüşmesinde hangi kırılma anı belirleyici oldu?
Dergilerin zamanı mühürleyen yapısı beni hep büyüledi. Cemil Meriç’in dediği gibi; “Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz; dergi ise hür tefekkürün kalesi.” Kesinlikle!
Fransa’da yaşadığım yıllarda hem kendimi hem de dünyayı anlama açlığımı en çok dergiler doyurdu. Modadan sinemaya, gastronomiden sanata kadar her alanda kendi vizyonumu o sayfaların arasında oluşturdum. Mesleki kırılma anım kesinlikle Fransa yıllarım. Ancak benim için dünyayı keşfetmenin bir aracı olan yazının profesyonel bir reflekse dönüşmesi, belki de çok daha geriye, çocukluğuma dayanıyor olabilir. İlkokul yıllarımda mahalle arkadaşlarımla el yapımı fanzinler hazırlayıp sokaktan geçenlere satardık... Zannediyorum yayıncılık virüsü, kâğıt kokusuyla ve bir şeyler anlatma arzusuyla kanıma o günlerde girdi.
Unlimited Publications Genel Yayın Yönetmeni olmak, çoğu zaman görünmeyen bir emeği de temsil ediyor. Türkiye’de bağımsız bir kültür sanat yayını üretmenin en zor tarafı sence ne?
Bu zorluklar senin editoryal reflekslerini nasıl şekillendirdi?
Yayıncılık, dışarıdan bakıldığında sadece bitmiş bir ürün, parlak bir kapak gibi görünse de aslında %99’u görünmeyen devasa bir buzdağını yönetme sanatı. Fikir aşamasından baskıya giden süreç, dijitalde her sabah yeniden kurulan bir operasyon, kriz yönetimi ve dev bir insan ilişkileri trafiği var.
Türkiye’de bağımsız kalabilmenin en zor ama aynı zamanda en güzel tarafı, sırtını dayayacak bir konfor alanının olmaması. Bu, sizi sürekli tetikte ve dinamik tutuyor. Bağımsızlık, bedeli olan bir özgürlük; zorluğu da tam olarak bu sürdürülebilirlik mücadelesinde yatıyor. Ama bu zorluk, editoryal reflekslerimi keskinleştiren asıl şey. Hiçbir sermaye grubuna veya ajandaya bağlı olmadığımız için tek patronumuz okurumuz ve vicdanımız. Bu yüzden reflekslerim tamamen şeffaflık ve adil yayıncılık üzerine kurulu. Zorluklar beni sanatçıya ve üretime karşı daha sorumlu, daha açık bir editöre dönüştürüyor diyebilirim.
Arkhe Projesi kapsamındaki Yeryüzü Öyküleri kampında eğitmenlik yapmış olman bence önemli bir detay. Mekânın yazıyı dönüştürdüğüne inanıyor musun? Doğayla temas halindeki üretim, metnin sesini nasıl etkiliyor sence?
Mekânın yazıyı dönüştürdüğüne kesinlikle inanıyorum. Masa başında kurduğunuz cümleler, ayağınız toprağa değdiği an hükmünü yitirebilir. Doğanın kendi ritmini metne dayatabilen bir gücü var. Mina Gürsel’in davetiyle dahil olduğum Yeryüzü Öyküleri, benim için de tam olarak böyle bir deneyimdi.
Orada, egemen anlatıcının sesini kısıp, araziyi ve yerel toplulukları dinlemeye odaklandık. Amacımız öykü yazarak arazinin hafızasını tutmaktı. Anlık, uçucu ama bir o kadar köklü hikâyelerin peşine düştük. Doğayla temas etmek yazarın kibrini de kırıyor. Sizi bir aktarıcı olmaya zorluyor. Yeryüzü Öyküleri devam eden bir proje ve nihayetinde çıktıları bir antolojiye dönüşecek. Hatta şu aralar unlimitedrag.com’da bir yazı dizisi olarak akmaya devam ediyor: https://www.unlimitedrag.com/blog/categories/yeryuzu-oykuleri
Dijital ile aran iyi olsa da basılı derginin sende yeri, ayrı bu anlamda çalışma alanında da daha analog bir ruh ile mi ilerliyorsun?
Hibrit bir çalışma yöntemim var. Dijitalin hızını ve erişilebilirliğini seviyorum ama kâğıdın dingin doğasına da ihtiyacım var. Çalışırken hiçbir şeye katı bir “hayır” dememeye gayret ediyorum.
Bazen bir yazıyı ekranda yönetmek daha pratikken, bazen kalemi elime alıp kâğıdın üzerinde düşünmem gerekebiliyor. Benim için asıl mesele, hangi aracın zihnimdeki muhakeme sürecine en iyi hizmet ettiğiyle ilgili.
Kolektif üretimde en zor denge sence ne?
Tek kelimeyle, iletişim! Gülümseyerek söylüyorum ama cevabım çok ciddi. Teknik sorunlar, bütçeler veya takvimler bir şekilde çözülüyor; asıl mesele hep insan. Kolektif üretim, herkesin kendi hassasiyetleri, egoları ve beklentileriyle masaya oturduğu bir alan. Doğru frekansı yakalamak, kastedileni duymak ve ahenk ile çalışmak. En büyük eforu birbirimizi doğru anlamaya harcamalıyız. Yıllar içinde gördüm ki, en parlak fikirler bile yanlış iletişim yüzünden sönüp gidebiliyor. Benim için olgunluk, hayattaki en karmaşık denklemin insan ilişkileri olduğunu kabul ettiğim noktada başladı.
Hem Fransa’da hem Türkiye’de yaşadın sanata bakışta nasıl farklar görüyorsun?
İki tarafın da öğrettiği refleksler çok başka. Fransa, benim için mesleki terbiyenin ve kurumsallığın temsili. Orada sanata duyulan derin bir saygı, köklü bir ciddiyet ve net sınırlar var. Her şeyin yeri, zamanı ve tanımı belli; bu da size güvenli bir alan açıyor.
Türkiye ise bambaşka bir enerji, bir tür doğaçlama sahnesi... Burada sınırların bulanıklığı, bazen yorucu olsa da bize inanılmaz bir manevra alanı ve hız kazandırabiliyor. Fransa’da aylar sürecek bir işi, biz burada pratik zekâmızı kullanarak ve inisiyatif alarak günler içinde çözebiliyoruz. Ama beni en çok etkileyen, Türkiye’de sistemin eksik kaldığı yeri, insanların tutkusunun doldurabilmesi. Oluşturulan gönül birliklerinin mucizelere dönüştüğü anlara şahitlik ettim. Bu hissi çok seviyorum.
Unlimited içerisinde neredeyse her gün bir yazı yayınlıyorsunuz müthiş bir hız ve üretim, bir yandan derginin tüm operasyonunu yürütmek, bir yandan da evdeki Merve var… Bunlar nasıl bir zaman planı içinde gerçek olabiliyor?
Dışarıdan görünen hoş akışın arkasında, aslında daimî bir kaos ve yetişememe hissi var. Hatta buna, iliklerime kadar sinmiş bir mahcubiyet duygusuyla yaşıyorum diyebilirim. Çünkü Unlimited, çok büyük idealleri çok küçük ama fedakâr bir ekiple omuzladığımız bir yapı. Her şeye, herkese, her yazıya hak ettiği özeni göstermek ilk amacımız. Son dönemde bu mahcubiyet barışmaya, kusursuzluk yerine sürdürülebilirliğe odaklanmaya çalışıyorum. Galiba bu kaotik tempoyu yönetebilmemi sağlayan, belki de tek hayat kurtarıcı müdahalem şu: Her sabah güne 04.45’te başlamak. Günün en sessiz, henüz kimsenin benden bir şey talep etmeye başlamadığı saatleri, işimi ve zihnimi hizalayabildiğim tek an. Sonra 07.00’de kızımın uyanmasıyla günlük tempom başlıyor artık akşam saat kaça kadar sürecekse…
Şu sıralar seni gerçekten heyecanlandıran şeyler neler? Bir eser, bir kitap, bir mekân?
Şu sıralar en büyük motivasyonum, Unlimited’ı sınırlarımızın ötesine taşımak. İngiltere, Fransa ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler arasında mekik dokuyarak dergiyi uluslararası aktörlere anlatıyorum. Bu süreçte beni asıl büyüleyen şey, dergiyi ve hikâyemizi tamamen yabancı birine anlatırken aslında burada ne kadar kıymetli bir şey inşa ettiğimizi yeniden fark etmek oluyor. O anlatı anında, yaptığımız işin ağırlığını ve değerini daha net görüyorum. Yeni coğrafyalar, yeni tanışıklıklar ve o yaratım ağının giderek genişlemesi, beni de adeta yeniliyor.
Bir Eser: Gizem Karakaş, Onların Yalancısıyım, 2022, İki kanallı video yerleştirmesi
Geçtiğimiz hafta, Ankara’da Erimtan Müzesi’nde devam eden, Eda Berkmen’in küratörlüğünü üstlendiği Çekim Yasası adlı sergide tekrar gördüğüm bu videoda Gizem Karakaş, 10 yılı aşkın süredir birlikte olan çiftlerin mahrem itiraflarını alıp, kendi bedeni üzerinden yeniden canlandırıyor. İlişki dediğimiz şey de zaten iki kişinin ortaklaşa yazdığı ve zamanla hangisinin kurgu hangisinin gerçek olduğunu unuttuğu bir senaryo değil mi? Gizem'in araya girip ben onların yalancısıyım demesi, aslında hepimizin kendi ilişkilerimizde oynadığı rollere çok dürüst bir ayna tutuyor. Başkalarının mahremiyetine, onların kelimeleriyle sızmak bana sosyolojik bir kazı gibi geliyor. İşin İngilizce adı Heresay, yani Gizem söylenti olma ihtimalini de masaya yatırılarak aşka mesafeli ama şefkatli bir yerden baktırıyor.
Bir Kitap: What it Means to Write About Art: Interviews with Art Critics, Jarrett Earnest, David Zwirner Books, 2018
Bu kitabı yeni satın aldım çünkü sanat eleştirisini insani bir pratiğe dönüştürdüğünü düşündüğüm Yve-Alain Bois, Darby English, Hal Foster, Thyrza Nichols Goodeve, Siri Hustvedt, Kellie Jones, Jerry Saltz, Peter Schjeldahl, Chris Kraus, Rosalind Krauss, Lucy Lippard gibi isimlerle derinlemesine yapılmış sohbetler olduğunu keşfettim. Jarrett Earnest kitapta 30 farklı eleştirmenle konuşmuş. Yazarlara bakınca fark edilen bu çok seslilik, eleştirinin tek bir doğrusu olmadığını, tıpkı hayat gibi çoğul, sübjektif ve yaşanmışlıklarla dolu olduğunu kanıtlıyor. Kitapta beni en çok yakalayan şey ise metnin sözlü tarih niteliği taşıması. Unlimited’ta kurmaya çalıştığımız o çok katmanlı yapıyı, sanat yazarlığının tarihsel ve duygusal evrimini anlamak için başucumda tuttuğum, bana yazının bir düşünme biçimi olduğunu hatırlatan bir rehber.
Bir Mekân:Telezzüz, İstanbul
Telezzüz benim için bir restorandan fazlası. Dünyaya zarar vermeden, başka bir canlıyı incitmeden de yapabiliriz demenin kanıtı gibi. Dingin atmosferi, vegan yemek deneyimi, şeflerin bitki temelli mutfağın sınırlarını zorlamaları… Etiği estetikten ayırmayan o bütüncül yaklaşımları bana çok iyi geliyor.