Good People of vitruta: Mustafa Özgümüş

Röportaj: Aslı Balkan Erçelik

Mustafa Özgümüş, disiplin ile kaos arasında kurduğu kişisel dengeyi hem çalışma biçimine hem de gündelik hayatına taşıyan biri. Çocukluk yıllarını basketbolun ritmiyle, üretim atölyelerinin içinde ve sürekli değişen ilgi alanlarının peşinde geçirirken şekillenen bu yaklaşım, bugün Meta’daki profesyonel hayatından kişisel stiline kadar uzanan çok katmanlı bir dünyaya dönüşüyor. Londra’daki gündelik rotaları, insanlara ve detaylara duyduğu dikkatle birleşirken; giyim diline yaklaşımı da trendlerden çok kimlik, kültür ve ifade biçimleri etrafında şekilleniyor. Yapı ile sezgiselliğin aynı anda var olabildiği bir yerden konuşan Mustafa ile bu sohbette, dijital çağın hızından kişisel takıntılara, stilin sınırlarından şehir hayatının küçük ritüellerine uzanan bir alana açılıyoruz.

Mustafa hoş geldin. Hep aynı soruyla başlıyoruz, o yüzden rutini bozmayalım. Seni tanımayanlara kendini nasıl anlatırsın? Mustafa kimdir? Nasıl başladı, neler yaptı ve şu anda nasıl devam ediyor?

Genelde bu tür sorularda kendimi başlangıç hikâyeme dönerek anlatıyorum, basit bir soru için biraz fazla olsa bile. İki uç arasında büyüdüm: Her şeyi doğru yapan, disiplinli, akademik, kusursuz bir abla ve ben; profesyonel basketbolcu olacağıma tamamen inanmış ve başka ihtimallere pek de ilgi duymayan biri. Buna bir de oldukça sosyal ve hafif asi bir baba eklenince, ortaya yapı ve kaosun birlikte var olduğu bir denge çıkıyor. Annem ise bunun tam tersiydi; sessiz, sevgi ve iyiliği merkeze alan bir yapıya sahipti ve bir şekilde her şeyi bir arada tutan oydu.

Basketbol bana sadece bir kimlik kazandırmadı, dünyada nasıl hareket edeceğimi de öğretti: takım olmayı, ritmi, anda olmayı. O hafif takıntılı yapı hiç kaybolmadı, sadece kendine yeni alanlar buldu.

Şu anda Meta’da proje yöneticisi olarak çalışıyorum; o enerji burada daha yapılandırılmış bir forma bürünüyor ve zaman zaman profesyonellik olarak algılanabiliyor. İş dışında ise hâlâ dönemsel takıntılarla yaşıyorum: tenis, futbol, dağ kayağı, yemek, kıyafetler, politika… O an neyle ilgileniyorsam tamamen onun içindeyim. Bununla paralel olarak insanların kendilerini nasıl ifade ettiklerine dair sürekli bir merakım var. Kıyafetler, saç, küçük seçimler… Moda olmanın ötesinde, bunları birer sinyal olarak görüyorum: kültür, niyet, kimlik. İnsanların kendilerini nasıl bir araya getirdiğini, söylemeden ne anlatmaya çalıştıklarını izlemeyi seviyorum. Bu merak hep vardı; araç değişiyor ama içgüdü aynı kalıyor.

Meta gibi global ve oldukça dinamik bir yapının içindesin. Orayı kendi perspektifinden nasıl tanımlarsın?

İçeriden bakınca Meta, yarısı son derece iyi işleyen bir sistem, diğer yarısı ise hafif kaotik bir yapı gibi. Bir yanda çok zeki insanların devasa ölçekte işler üretmeye çalıştığını görüyorsunuz, diğer yanda gününüzün önemli bir kısmını aslında çok basit bir şeyin neden çalışmadığını çözmeye ayırabiliyorsunuz. Her şey bazen gerçekten heyecan verici bir şekilde hızlı ilerliyor. 

Benim perspektifimden bakınca, yüksek performanslı bir spor takımıyla biraz kontrolsüz bir internet forumunun karışımı gibi. Her şey yoluna girdiğinde tempo oldukça keyifli olabiliyor. Ama aynı zamanda her şey sanki hâlâ “inşa halinde” gibi hissettiriyor ki zaten meselenin özü de bu: sürekli uyum sağlamak, yeniden ayarlamak ve ilerlerken çözmek.

Yoğun ve dijital odaklı bir iş hayatının yanında kişisel alanını nasıl koruyorsun? Dengeyi nasıl kuruyorsun? Ya da bir denge gerektirdiğini düşünüyor musun?

İnsanların bahsettiği o simetrik ve kusursuz “denge” fikrine çok inandığımı söyleyemem. İşimin büyük bir kısmı dijital ortamda ve sürekli aktif olmayı gerektiriyor, bu yüzden her şeyi keskin sınırlarla ayırmaya çalışmak genelde daha fazla sürtüşme yaratıyor. Ben bunu zaman bölmekten ziyade enerji yönetimi olarak görüyorum. Bazı haftalar iş tamamen öne çıkıyor, bazı haftalar ise biraz daha kendi dünyama çekiliyorum.

Giyim dilinin oldukça kendine has olduğunu görüyoruz. Bu stil zaman içinde nasıl şekillendi? Dolabında dönüp dolaşıp tercih ettiğin, seni en iyi yansıttığını düşündüğün ana ürünler neler?

Babam kürk ve deri ceketler üretiyordu, bu yüzden çocukluğum fabrikalarda, yapıştırıcı kokularının içinde, makinelerin başında çalışan insanların arasında geçti. Bu benim için normaldi. Tokyo’daki bir defile davetiyesini eve getirdiğini hatırlıyorum; deri gibi, parşömen hissi veren bir materyale basılmıştı ve gördüğüm en iyi şey olduğunu düşünmüştüm. Defilenin kendisinden bile çok o davetiye etkileyiciydi. Bir fikri ne kadar ileri taşıyabileceğine dair bir ders gibiydi.

Kapının yanındaki aynada giyinmiş halde ayakkabı seçimini tartıştığını da hatırlıyorum. O an fark ettim, kıyafetler sadece kıyafet değil.

Gençlik… pek parlak sayılmazdı. Gerçek bir zevkim oluşmadan önce “stil sahibi” olmaya çalışıyordum ki bu tehlikeli bir alan. İnsanlar da ben de ne yaptığımı pek anlamıyorduk. Zamanla rahatladım ve tek kuralın kendine özgü hissettirmesi gerektiğini fark ettim.

Etekler de sınırları biraz zorlamaya yönelik aynı içgüdüden geldi. bu sınırları kurcalama isteğinden çıktı.Geldiğim yerde çok alışılmış bir tercih değildi, bu da onu daha ilginç kılıyordu. Başta biraz provoke etme amacı taşıyor olabilir ama zamanla bana gerçekten uyduğu için kaldı. Giydiğim şeyler hakkında aşırı kavramsal düşünmüyorum; sadece doğru hissettiren ve üzerimde iyi duran şeyleri giyiyorum. Etekler de her iki testi geçiyor. 

Londra’da gündüz saatlerinde seni en çok nerelerde buluruz? Akşam saatlerinde bu rota nasıl değişiyor? Kısacası müdavimi olduğun yerler var mı?

Stoke Newington’daki mahallemde küçük bir İtalyan şarküteri var: Gallo Nerro. Salıdan cumaya, 11 ile 3 arası sandviç yapıyorlar ve her zaman bir şeyleri tükenmiş oluyor. Çalışma saatlerini hâlâ tam anlayamadım, sanırım sevme nedenim de bu. 15 numaralı sandviçi alın.

Yine mahallede Bagel House var. 7 gün 24 saat açık, çok ucuz ve Doğu Avrupalı kadınlar tarafından işletiliyor. Bana karşı sürekli hafif mesafeli bir tavırları var. Bir keresinde, salt beef bagel siparişimde sadece “hardal olmasın” demek yerine malzemeleri tek tek saydığım için bayağı sinirlenmişlerdi. Haksız da sayılmazlar. Spurstowe Terrace’daki Dough Hands en sevdiğim pizzacı. Eskiden hemen yanında yaşıyordum ve mahalle pub’ımın sessizce çok iyi bir pizzacıya dönüştüğünü fark ettiğim an her şey değişti.

Son olarak — bunu her seferinde söylüyorum, teknik olarak daha iyi yerler sayabilecek olsam da — Clarence Tavern. En sevdiğin yer mahallenizde olmalı, rezervasyonsuz, günün neredeyse her saatinde ulaşılabilir olmalı. Pazar günleri bütün kızarmış tavuk, kuzu, dauphinoise patates, tavuk ciğeri ezmesi ve sade yeşillikler… benim için bundan daha iyisi yok.

Bu bahar ajandana giren, özellikle heyecan duyduğun etkinlikler ya da festivaller var mı?

Festivaller ve martini, seveni olmak istediğim ama bir türlü sevemediğim iki şey. Ne zaman denesem, hemen bana göre olmadığını hatırlıyorum. Sonra zaman geçiyor, hafıza siliniyor ve kendimi tekrar ikna ediyorum: “Bugün bir burger ve martini iyi gider.” İki yudum sonra tekrar hatırlıyorum. Öğrenmemekte ısrar ettiğim bir döngü.

Son festivalin etkisini hâlâ atlatamadım, o yüzden yeniden bu yanılgıya düşmem biraz zaman alacak. Takvimime baktım, önümüzde sadece ağustosta Bath’ta bir Lisa O’Neill konseri var. Bu daha bana göre: bir oda, bir sahne ve kimsenin bana “şifa çadırını keşfettin mi?” diye sormadığı bir ortam.

Londra’yı üç kelimeyle tanımlamanı istesek?

Nemli, fikir sahibi, katmanlı.

Bugün çekimi Kubilay ile birlikte yapıyoruz. Dışarıdan bakınca güçlü bir uyum hissediliyor. Onun en sevdiğin ve zaman zaman seni zorlayan tarafları neler?

Kubi, gemi batıyor olsa arayacağım kişi olurdu. Bir planı olduğu için değil, o kadar sakin olur ki sana varmış gibi hissettirir. İnanılmaz dengeli biri, neredeyse hiç mod değişimi yok. Ben ise bunun tam tersiyim. Sanırım bu yüzden işe yarıyor. Yakın olduğum insanlarda bu tür bir istikrar arıyorum; benim tarafımdaki dalgalanmaları dengeliyor. Bu arkadaşlıkta birinin yetişkin olması gerekiyor ve o kişi asla ben olmayacağım.

Beni en çok zorlayan tarafı restoran zevki. Sürekli “hayır diyemeyeceğim” yerlerde akşam yemeğine davet ediyor ve ben de her seferinde planlamadığım kadar para harcamış olarak çıkıyorum. Her seferinde. Arkadaşlık kılığında bir tuzak.

Son olarak, “vitruta” ve “Good People” denince aklına gelenleri bizimle paylaşır mısın?

vitruta benim için, pazarlama ekiplerinin hazırladığı bir moodboard’dan çıkmış gibi değil de gerçekten belirli bir arkadaş grubunun zevkinden doğmuş gibi hissettiren nadir şeylerden biri. Küçük bir mahalle dükkânının doğal bir şekilde büyümüş hali gibi. Taşıdıkları ürünler gerçekten giymek isteyeceğim şeyler ki bu günümüzde her zaman kolay bulunan bir şey değil.