Good People of vitruta: Kubilay Kahveci

Röportaj: Aslı Balkan Erçelik

Kubilay Kahveci, yıllardır ekranların içinde yaşayan ama zamanla hayatın esas ritmini ekranın dışında bulmaya başlayan biri. Çocukluk yıllarında internetin açtığı sınırsız dünyanın içinde şekillenen merakı, bugün hâlâ aynı dikkat duygusuyla devam ediyor; yalnızca odağı değişmiş durumda. Yazılım mühendisliğiyle geçen profesyonel hayatı, spor kültürü, şehir hafızası, restoranlar, analog fotoğraf ve gündelik ritüeller arasında çok katmanlı bir yaşam diline dönüşüyor. Londra’da geçen on yıl boyunca şehrin ritmini yalnızca izleyen değil, onun içinde kendine ait küçük rotalar kuran Kubilay için mesele çoğu zaman bir mekândan ya da bir tabaktan çok, o anı kiminle paylaştığıyla ilgili. Notting Hill’den East London’a, pazar sabahı futbol maçlarından gece biten uzun masa sohbetlerine uzanan bu dünyada; detaylara dikkat eden, gözlemleyen ve biriktiren bir karakterle karşılaşıyoruz. Good People of vitruta için gerçekleştirdiğimiz bu sohbette Kubilay’la şehirlerin insan üzerindeki etkisini, analog fotoğrafın yavaşlığını, restoran kültürünü ve yıllar içinde şekillenen kişisel ritimleri konuşuyoruz.

Kubilay hoş geldin. Hep aynı soruyla başlıyoruz, o yüzden rutini bozmayalım. Seni tanımayanlara kendini nasıl anlatırsın? Kubilay kimdir? Nasıl başladı, neler yaptı ve şu anda nasıl devam ediyor?

Merhaba, hoş bulduk!

Çocukluğumdan beri vaktimin çoğu bilgisayar ekranına bakarak geçti. İlk bilgisayarımız bir aile dostundan gelmişti ve internet bağlantısı yoktu. Çoğunlukla oyun oynuyordum ama bir yandan da başka neler yapılabileceğini merak ediyordum. O merak bir şekilde kaldı.

Biraz kuralcı bir evde büyüdüm. İki öğretmen ebeveyn ve tek çocuk düzeni, dağılacak fazla alanım yoktu. O yüzden internete erişimim olduğu an yeni bir dünya açıldı. Garip bir şekilde, esas ilgimi çeken şey içerikten çok websitelerinin nasıl göründüğü ve hazırlandığıydı. Kendi kendime bir şeyler yapmaya başladım. Bu konuda yeteneğim olmamasına rağmen yaptığım şeylerin nasıl göründüğünü çok önemsiyordum. Ortaya çıkan işler maalesef heyecan verici değildi. O günlerden bazı hatıraları hâlâ saklıyorum ama umarım asla gün yüzüne çıkmazlar.

O noktada bilgisayar okumak istediğimden emindim. Fakat okula başlayınca fark ettim ki beni çeken şey teoriden çok bir şeyler yaratabilmekti. İşin bilimi okul yıllarında çok oturmadı ama şimdi epey ilgimi çekiyor.

Yaklaşık 10 senedir Bloomberg’de yazılım mühendisiyim. İşimi gerçekten seviyorum ama bir noktadan sonra bilgisayar hayatımın merkezinden biraz çıktı. Bir süre o boşluğu spor doldurdu; çoğunlukla izleyerek ve okuyarak, bazen de yazarak... Hâlâ günlerimi endişe verici derecede online geçiriyordum ama odağım biraz değişmişti.

Sonra nasıl ve ne zaman olduğunu fark etmeden daha çok dışarıda vakit geçirmeye başladım. Birileriyle paylaşabildiğim deneyimlerden keyif almaya başladım; yemek, müzik, mimari ve seyahat etmek başta olmak üzere. Çoğu zaman kimi dinlediğimden ya da ne yediğimden ziyade o şarkıyı ya da tabağı kiminle paylaştığımla ilgilendim. Dinlediğim ya da tecrübe ettiğim şeylere dair bazı net çizgilerim var ama mesele daha çok bunları paylaştığım insanlar…

Londra’da 10 yılı geride bırakmışsın. İlk geldiğin dönemle bugün kurduğun hayat arasında nasıl bir fark var, şehirle ilişkin zaman içinde nasıl dönüştü?

Evet, Ankara’da geçen uzun yılların ardından son 10 senedir Londra’dayım.

Londra’yı ilk günden beri seviyorum. İlgimi çeken şeyler değişti ve Londra onların etrafında bir hayat kurmama izin verdi, muhtemelen büyük bir kısmını da şekillendirdi. Bunu yaparken de bana mevsimleri gerçekten hissettirdiğini fark ettim ve bu yönüyle farklı bir bağ kurdum. 

Buradaki ilk yıllarımı anımsıyorum, daha çok amaçsızca dolaşırdım. Şimdi şehirle ilişkim daha keskin. Güzel bir günde, mesela güneşin batmak bilmediği uzun bir Mayıs akşamında, tam olarak hangi sokaklarda olmak istediğimi biliyorum. Tercihen birkaç biradan sonra, bisiklet üstünde... 

Londra size aktif bir hayat sunuyor. Şanslıyım, arkadaşlıklarımın büyük kısmı da spor üzerinden kuruldu. Pazar sabahları futbol oynayan kalabalık bir grubumuz var. Her cumartesi akşamı bu tercihi sorgulasak da yıllardır düzenimizi bozmadık. 

Koşmaya da burada alıştım ve bu işin biraz bulaşıcı bir yanı var. Geçen sene Mustafa’yı da koşmaya ikna ettim ve ilk kez birlikte bir yarı-maraton koştuk; ne yazık ki sonucu benim için hiç hoş olmadı…

Socrates ile kesişen bir deneyimin olmuş spor ile ilişkin durumun nedir?

Socrates’le yollarımız doğrudan kesişti diyemem ama kendilerinin saha kenarından büyük bir destekçisiyim. Socrates’i hayata geçiren harika insanlardan birçoğuyla, daha amatörce, birlikte yazıp çizdiğimiz oldu.

Aslında hikâye biraz komik. Bu ilişkilerin çoğu çocuk yaşta, sanal ortamda başladı. Ortaokul ve lise yıllarında her gece uyanıp NBA maçları izliyordum. Kafa dengi insanlar ararken dönemin basketbol dergilerinde gördüğüm batug.com’a girdim ve orası benim için ayrı bir dünya oldu. Çok özgür ve kaygısızca kaleme alınan yazılardan etkilendiğimi hatırlıyorum. Herkesi bir araya getiren şey basketboldu ama artık yüzlerce insanın her gün takıldığı bir yere dönmüştü site. 

Orada şu an en yakın arkadaşlarım olan insanlarla tanıştım ve yıllarca spor hakkında yazıp konuştuk. batug.com kapandıktan sonra 2012’de Kaan Kural ve Orkun Çolakoğlu öncülüğünde, Cem Pekdoğru ve İnan Özdemir’le yazihaneden.com’u kurup beraber üretmeye devam ettik. Socrates ekibinden Caner Eler, Onur Erdem, Ozan Can Sülüm de yolun başından itibaren Yazıhane’deydi. Müzik, sinema ve popüler kültür de işin içine girdi, podcast yapmaya başladık, farklı uzun yazı formları denedik. Şimdi düşününce biraz gerçeküstü geliyor ama 2015’te bir kitap bile bastık. Tuhaftır, bütün bunları her şeyin amatörce devam ettiği bir düzende yaptık. İlk birkaç yılı yüksek tempoda, sonrası rölantide 2020’ye kadar devam etti bu serüven.

Socrates’in doğuşu da bu sürecin ortalarına denk geliyor sanırım. Bu ekipten birçok kişinin de parçası olduğu bir grup, Türkiye’de gerçekten benzersiz bir iş ortaya çıkardı. Hâlâ değişikliklere ayak uydurarak yola devam ediyor olduklarını ve ilgi çekici şeyler ürettiklerini görmek beni mutlu ediyor.

Notting Hill’de bir hayat kurdun. Burası bir yandan Londra’nın en karakterli ve kozmopolit mahallelerinden biri, bir yandan da o meşhur kitapçı ve film referanslarıyla hafızalara kazınmış bir yer. Senin için Notting Hill’in gerçek karşılığı ne, seni orada tutan şey ne oldu?

Notting Hill dışarıdan bakınca herkesin kafasında aşağı yukarı benzer şeyler çağrıştırıyor gibi hissediyorum ama içinde yaşarken o hissin pek bir karşılığı yok. Filmdeki kitapçıya ilham veren dükkanın önünden sayısız kez geçmişimdir ama henüz içeri girme ihtiyacı hissetmedim.

Londra’da en sevdiğim şeylerden biri sokakta olmak, Notting Hill de bu hissi en iyi veren yerlerden biri. Tabii Portobello Road kalabalığından kaçmayı öğrenmek gerekiyor. Onun dışında yeşili, asla satın alamayacağım evleri, pubları, sakin sokakları ve hemen köşeyi dönünce çıkan biraz daha bakımsız ama karakterli yerlerini seviyorum.

İtiraf edeyim, bu arada vaktimin büyük bir kısmını De Beauvoir Town, Dalston, Hackney taraflarında geçiriyorum. Hatta artık bu arkadaş ortamında da küçük bir şakaya döndü, çoğu insan zaten Doğu Londra’da yaşadığımı düşünüyor. Ben de çok düzeltme ihtiyacı duymuyorum.

Seni restoran önerileri için aradığımız birine dönüştüren bir süreç var. Zaman içinde damak tadını ve mekân algını şekillendiren şeyler nelerdi?

Kesinlikle planlı bir süreç değildi. Daha çok zamanla biriken şeyler ve biraz da kontrolden çıkan küçük alışkanlıklarla oldu.

Yemekler kadar restoranların mimarisini de önemsiyorum. Mekanın ışıkları, duvardaki tablolar, masalarda kimlerin oturduğu ve nasıl giyindikleri. Tanımadığın insanlarla dolu bir odada olmak ve herkesin aşağı yukarı aynı sebeple orada olması garip bir şekilde çekici geliyor.

Bazı mekanlar ve tabaklar tabii ki özellikle aklımda yer ediniyor. St. John’daki kemik iliğini, The Cow’daki balık güvecini, Mountain’daki işkembeyi, The River Cafe’de gün ışığında içilen bir martiniyi unutmuyorum. Sadece lezzetli oldukları ve keyif aldığım için değil, neye dikkat etmeye başladığımı da şekillendirdikleri için de hatırlıyorum galiba bunları.

Bir de ufak bir bağımlılığım var, son dört-beş yıldır gittiğim yerlerin listesini tutuyorum. Çok düşünmeden başlamıştım ama artık sayfalar dolusu not var. Yemeğin tarihini, masada kimlerin olduğunu ve ne sipariş ettiğimizi, en azından aklımda kalanları, bir de çok kişisel bir puan ekleyip not ediyorum. Sanırım insanların benden öneri istemesinin sebeplerinden biri de bu. Genellikle bir cevabım oluyor, doğru olup olmadığından çok emin olmasam da.

Yemek yapmak da damak tadımı şekillendiren şeylerden biri. Çok ciddi bir yerden değil ama Mustafa’yla arkadaşlarımız için yemek yapmayı seviyoruz. Çoğu zaman daha önce restoranlarda denk geldiğimiz ama hiç pişirmediğimiz tabakları deniyoruz. Sonuçlar her zaman harika olmasa da herkes durumdan memnun gibi (ya da gerçeği kaldıramayacağımızı düşünüyorlar). Mutfakta yaptığımız o hatalar da damak tadımı en az dışarıda yemek yemek kadar şekillendirdi.

vitruta bir insan olsaydı, Londra’da gününü nasıl geçirirdi? Sabah kahvesinden gece içkisine uzanan bir rota çizsen nereleri önerirdin?

Umarım vitruta bisiklet sürmeyi biliyordur. Londra’da rahat hareket edebilmenin en büyük hilesi bu, diğer her şey hayatı zorlaştırıyor.

Sabahı hafif tutup Layla’da bir kahve ve fırından tuzlu bir ürünle başlayabiliriz. Smoked cheddar swirl benim son dönemdeki tercihim. Sonra bisikletlerle şehri boydan boya geçerek doğuya doğru gidiyoruz.

Günün esas olayı Dalla’da öğle yemeği. Ben yıllanmış balzamikli frittatina ile başayıp bütün makarnaları siparişe eklemeye varım. Şanslıysak ve dağ çileği mevsimiyse, kapının önündeki küçük masada zabaione ve bir kadeh Amaro Montenegro ile kapanışı yapabiliriz.

Sonrasında London Fields etrafında ya da kanalda biraz yürüyüş, vintage kıyafetler için FILES’a, güzel mobilyalar için yine Dalla’nın kurucularından Spazio Leone’ye uğrayalım.

Öğleden sonra içkisi için hava durumuna bağlıyız. Hava güzelse Hector’s, değilse Yuki Bar’da güzel bir şarap ve ufak tabaklarla akşam yemeğini geçiştirebiliriz.

Bu aralar yeni bağımlılığım Waltz ve biraz da bardakları. Ama bu saatten sonra çok da yer değiştirmemek lazım. O yüzden Kingsland Road üzerinde bir iki yere uğrayıp geceyi Three Sheets’in sıcak kahveli kokteyliyle bitirmek daha mantıklı.

Akşam yemeğinin hafif geçildiği böyle günlerin son durağı genelde Mersin Tantuni oluyor. Neyse ki yürüme mesafesindeyiz.

Analog fotoğrafla kurduğun ilişkiyi merak ediyoruz. Bu ilgi nasıl başladı, seni bu tarafa çeken şey ne oldu? Dijitalin hızının bu kadar belirleyici olduğu bir dönemde analog üretmek senin için ne ifade ediyor? Bunun için özel bir Instagram hesabın var.

Büyürken evde hep kameralar vardı (hatta son ziyaretimde onlardan birini annemden aldım) ama fotoğraf hiçbir zaman evde birinin temel hobisi olmadı. Benim için de biraz arka planda kaldı. İlk kameramı üniversitede aldım ve daha çok seyahat ederken, sokakta dolaşıp fotoğraf çekmek için kullandım.

Birkaç yıl önce bir arkadaşım bana Christmas hediyesi olarak ailesinden kalma bir film kamerayı verdi. Denedim ama genelde yanımda dijital kamera da olduğu için ikisini birden taşımak zor geliyordu. O yüzden çok devam edemedim. Son zamanlarda daha kompakt olduğu için bir Contax T3 aldım. Hep yanımda taşıyabildiğim için şimdi daha fazla çekmeye başladım. Kayakta da yanımdaydı, doğum günlerinde de; rahatça cebime atabiliyorum.

Analog fotoğrafın benim için tam olarak ne ifade ettiğini çok net söyleyemem ama sevdiğim küçük bir kısmı var. Filmi fotoğrafçıya teslim ettikten birkaç gün sonra gelen WeTransfer linkine tıklamak heyecan veriyor.

İkinci Instagram hesabım fotoğrafları pek düşünmeden attığım bir yer. Çok takipçisi yok ama zaman içinde neyi nasıl çektiğimi görmek hoşuma gidiyor.

New York, Paris ve İstanbul gibi farklı şehirlerle kurduğun bağ dikkat çekiyor. Bu şehirlerin sende bıraktığı ortak ya da ayrışan duygular neler?

New York benim için daha çok işle bağlantılı, o yüzden ritmi oldukça yoğun. Oraya gittiğimde çok fazla boşluğum olmuyor ama bu hoşuma gidiyor. Daha hızlı hareket ediyorum ve günler de bu yüzden daha dolu hissettiriyor.

Paris neredeyse bunun tam tersi. Pulp’ın solisti Jarvis Cocker’ın bir röportajında denk gelmiştim, Parizyenlerin eğlenme haklarını savunma konusunda neredeyse militan olduklarını söylüyor. İyi de bir şarkı sözü olabilirmiş ama orada gerçekten keyfe ayrılmış bir alan var. İnsanları izlemek de bunun bir parçası ve hatta biraz ulusal spor gibi. Ben de memnuniyetle katılıyorum bu aktivitelere. Bir de Londra’dan Eurostar’la iki saatte Gare du Nord’a varmak dünya üzerindeki en iyi yolculuklardan biri.

İstanbul benim için biraz daha farklı. Hiç İstanbul’da yaşamadım ve son zamanlarda bu yüzden bir şeyleri kaçırmış olabileceğimi düşünmeye başladım. O yüzden artık ziyaretlerimi biraz daha uzatmaya çalışıyorum. Zamanla hayatımda daha çok yer kaplamasını isterim İstanbul’un.

Hiçbirini tam olarak anladığımı sanmıyorum ama bu şehirlerde dolaşmak hep keyifli.

Geçtiğimiz yıl vitruta mağazasının ilk kışını Deniz ve Defne birlikte kutlamıştık. Bugün vitruta’yı nasıl buldun. 

Evet, çok tatlı bir akşamdı o.

vitruta’nın kolay olmayan bir şeyi doğal bir şekilde yaptığını düşünüyorum. Zevkli kalmayı başarıyor ama bu hiç zorlanmış ya da fazla düşünülmüş hissettirmiyor. Bu benim sevdiğim tarafı.

Bir de bugün Sunflower ve Another Aspect gibi Kopenhag çıkışlı markaları orada görmek hoşuma gitti. Kopenhag’ı da benzer bir hisle ilişkilendiriyorum; her şey çok iyi düşünülmüş ama bunu hissettirmiyor.

Bugün çekimi Mustafa ile birlikte yapıyoruz, geçirdiğiniz zamana dışarıdan bakınca güçlü bir uyum hissediliyor. Onun en sevdiğin ve zaman zaman seni zorlayan tarafları neler :)

Mozgu’yle çocukluktan gelen bir arkadaşlığımız yok ama birlikte çok fazla zaman geçirdik, o yüzden artık kendi ritmimiz oluştu. Eski arkadaş gruplarımız da iç içe geçince çok uzun süreli bir arkadaşlık gibi hissetmeye başladım.

En sevdiğim taraflarından biri insanlara gerçekten dikkatle bakması. Çoğu insanın geçip gideceği küçük detayları, davranışlardaki küçük kaymaları ya da ortamın dinamiğini fark ediyor.

Kendisiyle vakit geçirmek çok kolay. Festivaller, seyahatler, kayak pistleri, mutfak, halı saha, ya da daha sıradan bir plan, nerde olursa olsun aynı frekansta kalmak zor olmuyor. Neye güldüğümüz ya da neyi ilginç bulduğumuz da örtüşüyor. O yüzden bütün platformlarda oldukça yoğun bir mesaj trafiği var. Birbirimizden beslendiğimiz çok oluyor.

Ben çok rekabetçi bir insan değilim ve Mozgu rekabet dozunu yüksek tutmayı seviyor. Çoğu zaman eğlenceli oluyor ama bazen olaylar çok benim istediğim gibi gitmiyor.

Son olarak, “vitruta” ve “Good People” denince aklına gelenleri bizimle paylaşır mısın? Marka, semt, birey, renk, etkinlik…aklına ne gelirse.

Buna çok net bir cevabım yok ki bu muhtemelen iyi bir şey. Biraz kaçamak iki cevabım var: gümüş rengi ve King’s Cross.

Gümüş, dükkanın içini düşününce çok da şaşırtıcı değil.

King’s Cross ise vitruta’yla bağdaştırmaya başladığım bir yer oldu. Eskiden çok gittiğim bir bölge değildi ama artık gitmek için bir sebebim var.